psikoloji - ...KAR YANIĞI... - Blogcu



Dilsizim ve adsızım şimdi Aşk diyorlar değil mi buna? Adadım yüreğimi ardından giden aya...

20/7/2006

Yeni Buluşlar

ŞİZOFRENİ İNSANLIĞIN "KONUŞABİLMEK" ADINA ÖDEDİĞİ BİR BEDEL OLABİLİR Mİ?

Söz konusu çarpıcı iddia Oxford Üniversitesi'nden Profesör Tim Crow'a ait. Varsayıma göre primat beyninden insan beynine uzanan evrimsel süreç içerisinde gelişim göstermiş olan düşüme ve konuşma yetileri psikotik hastalıkların ortaya çıkışının da sorumlusu. İnsan beyninin her iki yarım küresinin farklı roller üstlendiğini hepimiz biliyoruz. Örneğin, konuşma beynin sol yarım küresince kontrol edilen bir yeti. İşte şizofreninin de içinde yer aldığı psikoz vakalarında dil ve düşünme yetileriyle tanımlı beyin bölgeleri arasındaki sınır bulanıklaşıyor. Böyle kişiler kendi düşüncelerini dış dünyadan sesler olarak algılayabiliyorlar. Ya da düşüncelerinin kafalarına bir şekilde başkalarınca yerleştirilmiş olduğunu düşünüyorlar. Prof. Crow bunun nedenini şizofreni hastalarının beyinlerindeki yarım küresel özelleşmenin yani "asimetri " nin noksanlığına bağlıyor. Altta yatan mekanizma ise bizi genetiğe taşıyor. İnsanların cinsiyet kromozomlarında primatlarınkinden farklılaşmış bir takım bölgeler bulunuyor. Prof. Dr. Crow "beyin asimetrisi geni"nin işte bu cinsiyet kromozomlarında yer aldığını ve "dil" kapasitesi ile ilişki içerisinde bulunduğunu ortaya atıyor. Bu asimetri genindeki çeşitlilik ise kişinin şizofreni geliştirip geliştirmeyeceğinde etkide bulunuyor. Şizofreninin nedenlerine değin bugüne değin çok şey yazılıp çizilmiş olsa da konu hala oldukça tartışmalı. Uzmanlar tek bir nedenden çok nedenler zinciri fikrinde ısrarlı. Genetik yatkınlık çevresel koşullarla

ilişkilenerek karmaşık ağlar kuruyor. Prof. Dr. Crow'un varsayımı ise bu nedenler zincirindeki bir halka olmaya aday görünüyor.

Kaynak:
http://news.bbc.co.uk/1/hi/health/4739149.stm

 

KIZGIN YÜZ İFADESİ HEMEN FARK EDİLİYOR

Belirli bir duygu niteliği taşımayan bir yüz kalabalığı içerisinde farklı hangi yüz ifadesinin daha çabuk meydana çıkarılabileceğine dair yapılan çalışmalar öyle gösteriyor ki en hızlı kızgın erkek yüzleri fark ediliyor.

Evrimsel açıdan bakıldığında dikkatimizi tehlikenin geldiği yöne yöneltiyor olmamız çok da şaşırtıcı değil. Tehlike sinyalleri taşıyan kızgın yüz ifadelerinin bir kalabalık içerisinde daha çabuk fark ediliyor olduğuna dair bilimsel tartışmalar uzun zamandan beri sürüyordu. Hatta beyinde bazı bölgelerin tehlike unsurları içeren yüz ifadelerinin işlem bölgeleri olduğu biliniyor. Erkek ve kadın arasındaki ayrıma gelecek olursak, gerek erkeklerin fiziksel açıdan daha iri oluşları, gerekse şiddeti daha kuvvetli yansıtıyor olmaları fark edilebilme süresini erkeklerde daha aza indirgiyor.

Yaptıkları yeni çalışmada MIT'den Mark Williams ve Avustralya'daki Melbourne Üniversitesi'nden Jason Matingley erkeklerin her iki cinsiyetten kızgın yüz ifadelerini kadınlara göre daha çabuk fark edebildiklerini bulmuş. Kadınlarsa üzüntü, mutluluk gibi sosyal ilişkiler açısından önem taşıyan yüz ifadelerini tanıma süresi açısından daha başarılı olmuşlar. Bu da öyle gösteriyor ki her ne kadar erkekler tehlike unsurları barındıran, kadınlarsa sosyal açıdan önem taşıyan ifadeleri tanımada başarılı olsa da, kızgın erkek figürü her iki cinsiyet tarafından çabucak fark edilebiliyor. Bu durumu insan algı sisteminin içinde bulunduğu sosyal durumlarla bağlantı olarak evrildiğiyle açıklayabiliriz.

Kaynak:
http://www.sciencedaily.com/releases/2006/06/060607085104.htm

GENÇLER ARASINDA KENDİ KENDİNE ZARAR VERME DAVRANIŞI GİDEREK YAYGINLAŞIYOR

Amerika'da yapılan bir araştırma üniversite öğrencilerinin %17'sinin kendini jiletleme, yakma, oyma ya da diğer yollarla kendine zarar verme gibi davranışlar sergilediklerini ortaya koymuş. Bugüne değin kendi kendine zarar davranışı üzerine Amerika'da yapılan en büyük araştırma olduğu belirtilen araştırmaya Cornell ve Princeton üniversiteleri imza atmış. Bulguların yalnızca Amerika ile sınırlı kalmadığının altını çizen araştırmacılar, Kanada ve İngiltere'de yürütülen çalışmaların da benzer sonuçlar verdiğine ve gençler arasında hızla artan kendine zarar verme davranışının ciddiyetine dikkat çekiyorlar.

Kendi kendine zarar verme, bilimsel bir terim olarak ortada intihara dair herhangi bir eğilim yokken kişinin kendi bedenini hırpalayıcı davranışlar sergilemesi olarak tanımlamıyor. Bu davranışların içine saç ya da deriyi çekme, yarma, kemikleri kırma, kendini ısırma girebiliyor.

Araştırmacılar günümüz gençliğinin geçmiş kuşaklara göre stres uyaranlarına daha açık olduklarını ve başa çıkma stratejilerinin zayıf olduğunu söylüyor.

Araştırmanın detaylarına gelecek olursak, kızların erkeklere göre kendine zarar verme davranışını daha çok gösterdikleri ve Asya kökenli katılımcıların böylesi davranışlarda daha az bulundukları bulunmuş. Bir de biseksüelliğin, kendine zarar verme davranışıyla ilişkili olduğu ortaya konmuş. Cinsel kimliğinin fazlaca sorgulayan gençler kendilerine daha çok zarar verme eğilimindeymişler. Gerek kız gerekse erkeklerde en sık görülen yöntemin ise yaralı bölgeyi kaşıma / kazıma, kesme ve delme olduğu açığa çıkarılmış.

Araştırmacılar sürekli olarak kendine zarar verme davranışı sergileyen gençlere dair bir takım tespitlerde de bulunuyor:

•  Diğer yaşıtlarına göre intihar girişiminde bulunmuş olma yüzdeleri 6 kat daha fazla,
•  3.5 kat daha fazla duygu istismarı rapor ediyorlar,
•  Geçmişlerinde psikolojik bir sıkıntı dönemi geçirmiş olma olasılıkları 3 kat daha fazla,
•  İki kat daha fazla yeme bozukluğu sergiliyorlar.

Kaynak:
http://www.sciencedaily.com/releases/2006/06/060605155351.htm

STRES ve BEBEK

Amerikalı araştırmacıların son araştırmalarına göre hamilelik sırasında annenin deneyimlediği orta seviyeli stres doğmamış bebeğe zarar vermediği gibi ileriki gelişimine faydalı bile olabiliyor.

Bugüne değin stres üzerine yapılmış olan çalışmalar, hamileyken yüksek seviyede strese maruz kalan anne adaylarının bu stresi bebeklerine de geçirerek bebeklerin ileriki gelişimlerini engellediklerini, doğum sırasında sorunlara neden olduklarını ileri sürüyordu. Oysa benzer bir fikirle doğum öncesi strese maruz kalan bebeklerin iki yaşında olumsuz bir mizaca sahip olacağı varsayımıyla araştırmalarına başlayan John Hopkins Toplum Sağlığı Okulu'ndan bir grup araştırmacı önceki bulgulara ters düşen şaşırtıcı sonuçlar elde etmişler. Araştırma grubunun içinde yer alan Profesör Janet DiPietro, hamilelik esnasında anneleri strese maruz kalan bebeklerin iki yaşında daha sağlıklı bir duygusal gelişim seyrettiğini belirtmiş.

DiPietro, bunun iki olası nedenini ise şöyle sıralıyor:

1) Strese maruz kalan anne adayları stres hormonu olarak adı geçen kortizol den yüksek miktarlarda salgılıyorlar. Bu kimyasal ise, her ne kadar bedeni kaçma-ya da-savaşma yanıtına hazırlayarak uyarıp, yorsa da aslında organların düzenli gelişimine de katkıda bulunuyor.

2) İkinci açıklama ise yüksek stres seviyesine sahip annelerin çocuk yetiştirme biçimleriyle ilgili. Genellikle çalışan ve günlük hayatın içinde savaşım veren bu anneler, çocuklarını sorgulayıcı ve mücadeleci bir şekilde büyütüyorlar; bu da onların duygusal gelişimlerini hızlandırabiliyor.

Çalışmanın sonuçlarını şaşırtıcı ancak olumlu bulan DiPietro, bu sonuçlara göre anne adaylarının hamilelikleri sırasında maruz kaldıkları stresten dolayı endişelenmelerine gerek kalmadığını ekliyor.

Kaynak: BBC News - 17 Mayıs 2006

 

Alıntıdır. Kaynak için tıklayın.



20/7/2006

Biyolojik Saatlerimize Yeni Ayar

 

“Bir gün kaç saattir?” diye sorsam vereceğiniz yanıt büyük olasılıkla “24 saat” olurdu. Çünkü toplumların üzerinde söz birliği ettikleri sistem 24 saatlik zaman dilimlerini kapsıyor. Bizler de randevularımızı, okul ve iş saatlerini, spora ayıracağımız süreyi ve en önemlisi de uyku düzenimizi bu sisteme göre ayarlıyoruz. Peki ama ya içsel saatimiz? Gün içinde zihinsel ve fiziksel durumlarımızda beliren düzenli değişimler de uyuyor mu bu 24 saatlik sisteme? Aslına bakacak olursak pek değil. Çünkü bugün biliyoruz ki çoğu kişinin biyolojik saati 25 saatlik döngü düzeni çerçevesinde işliyor. Bu noktada akıllara gelen soru şu: Biyolojik saatin işleyişinden kim sorumlu? Biyolojik saatlerimizin “ayar merkezleri” olarak kabul edebileceğimiz bölge beyinlerimizdeki yaklaşık 20.000 sinir barındıran “ Suprakiazmatik çekirdek” bölgesi. Suprakiazmatik kelimesinin kelime anlamını irdeleyecek olursak yukarı (supra) görme sinirleri birleşim noktası (chiasma) gibi bir tanıma ulaşıyoruz. Ulaştığımız bu tanım çekirdek bölgenin görme sinirlerinin birleştiği noktanın hemen üzerindeki yeri hakkında bizi aydınlatıyor.


Fotoğrafın büyük hali için üzerine tıklayınız

En önemli biyolojik döngü elemanlarımızdan birinin de uyku döngüsü olduğunu düşününce, “ışığı görme” ile “biyolojik ritim” arasındaki ilişki daha da dikkat çekiyor, ne dersiniz? Zira görüntünün gözümüze düştüğü bölge olan retinadan beynimize ulaşan özel bir sinir yolu bulunuyor. Bu sinir yolu ışığa duyarlı. Karanlıkta ise, beynimizin ortasında bulunan pineal bezi adına melatonin denilen bir hormon salgılıyor. Bu da uykumuzun gelmesine neden oluyor ve uyarılmışlık seviyemiz azalıyor. Öyleyse tüm bu bilgileri sentezlediğimizde ulaşacağımız çıkarım açık: Gün ışığı gözümüzde ışığa duyarlı alıcı sinirleri uyararak sinyallerin suprakiazmatik çekirdek bölgesine ulaşmasını tetikliyor ve bu bölgeden pineal salgı bezine ulaşan sinyaller melatonin salgısının kesilmesine neden oluyor.

Bizler de sabah saatlerindeki uyarılmışlık düzeyimize ulaşmış oluyoruz. Daha sonra, güneş battığında pineal bezinin salgısı melatonin devreye giriyor ve hareketlerimiz yavaşlayıp, uykumuz geliyor. Ancak yapılan deneyler gösteriyor ki, görme kaybına sahip kişilerden bir kısmı da uyku döngülerini rahatlıkla düzenleyebiliyorlar. Eğer ki döngüde etkili olan “ gün ışığı ” ise nasıl oluyor da gün ışığını göremeyen bu kişiler biyolojik saatlerini kusursuzca ayarlayabiliyorlar? İşte bu noktada, filmi geri almak ve bilgileri tekrar gözden geçirmek gerekiyor.

Çalışmalarını North Carolina Üniversitesi'nde yürüten ve bu sorunun uyandırdığı merakla yol alan Dr. Aziz Sancar ve ekip arkadaşları konu hakkında yaptıkları çalışmalarla bugüne dek kabul gören “gün ışığına duyarlı görme alıcı sinirlerinin etkin olduğu döngüsel ritimler” fikrini çürüterek farklı bir gerçeğe kapı açıyorlar: Mavi ışığa duyarlı cryptochrome pigmentleri. Önceden görme ile döngüsel ritimleri düzenleyenin aynı pigment olduğu düşünülüyorken Dr. Sancar ve ekibi işlevini buldukları bu yeni pigmentle retinanın farklı bölgelerinde koğuşlanan farklı pigmentlerin görme ile döngüsel ritmi ayrı ayrı düzenlediklerinden söz ediyor. İşleyişlerinde B–2 vitamininin devreye girdiği “cryptochrome”lar CRY 1 ve CRY 2 olmak üzere iki formda görülüyorlar ve görmeden sorumlu opsin pigmentlerinden farklı olarak retinanın iç çekirdek tabakasında bulunuyorlar.

Haliyle optik sinirlerdeki herhangi bir hasar hem görme yetisine hem de döngüsel ritim bozukluğuna neden olurken retinalarında yalnızca opsin pigmentinin bulunduğu bölgenin zarar gördüğü kişiler görme duyularını kaybetseler de döngüsel ritimlerini halen düzenleyebiliyorlar.

Döngüsel ritimler ve biyolojik saat konusuna apayrı bir bakış açısı kazandıran bu keşfin olası uygulama alanlarıysa oldukça geniş. Örneğin, mevsimsel duygudurum bozukluğuna sahip hastalar kış aylarında gün ışığına maruz kalınan süre kısaldığından depresyona giriyorlar. Dr. Sancar, bu hastaların cryptochrome pigmentinin üretiminden sorumlu genlerinde herhangi bir sorun olabileceğinden ya da basit olarak yalnızca B–2 vitamini eksikliği gösteriyor olabileceklerinden bahsediyor. Bir diğer konuysa uçakla kısa zamanda uzun mesafeler alınınca ortaya çıkan jetlag sendromu . Bu sendromda yolcunun yaşadığı coğrafi saatine adapte olan içsel (biyolojik) saati, gidilen ülkenin coğrafi saatine uyum sağlamakta zorlanıyor ve uyumsuzluk belirtileri çıkıyor.

Kısacası artık biliyoruz ki, görmeden sorumlu pigmentlerle döngüsel ritimleri düzenleyen pigmentler birbirlerinden farklı. Haliyle de ışığını göremeyen biri, eğer ki cryptochrome pigmenti bulunduran retina bölgesi zarara uğramamışsa döngüsel ritimlerini ayarlamakta sorun yaşamıyor. Bu bulguysa biyolojik ritimlerle ilişkili pek çok alanda yeni uygulama çalışmalarına ışık tutacağa benziyor.

http://healthlink.mcw.edu/article/922567322.html

 

Kaynak



http://lnur.blogcu.com
geleceğini bilsem içimdeki çölün kumundan gönderirdim sana, çocukluğumun uykularından.. çoktan boğulup giderdim kendim su olmasam Ataturk, the founder of the Republic of Turkey, devrimleri ve ilkeleri